2025’i geride bıraktık, 2026’ya ise henüz girmiş bulunuyoruz. Geçtiğimiz yıl dünyada yaşanan gelişmeler, önümüzdeki dönemin her açıdan daha sert, daha güvencesiz ve daha yıkıcı geçeceğine dair güçlü işaretler verdi.
Bölgesel savaşların kalıcılaşması, emperyalist merkezler arasındaki rekabetin açık güç politikalarına evrilmesi, ekonomik durgunluğun toplumsal yıkımlarla birleşmesi ve otoriter yönetim biçimlerinin normalleşmesi, 2026’ın krizlerin derinleştiği bir yıl olacağını ortaya koyuyor.
Bu tablo içinde emperyalist sistem, kendi tıkanıklıklarını aşmak için militarizmi ve savaş ekonomisini merkezi bir konuma yerleştiriyor. Silahlanma yarışı hem dış politikanın belirlenmesinde hem iç politikanın dizayn edilmesinde etkili bir araç olarak kullanılıyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan siyasal ve iktisadi dengeler çoktan çöktü. Uzun süredir biriken yapısal çelişkiler, bugün artık geçici kriz dalgalanmalarıyla değil, kronikleşmiş bir savaş hali ve yaygın toplumsal yıkımlarla kendini dışa vuruyor.
Artık batılı emperyalist merkezlerde hâkim olan temel kaygı, dünyada ekonomik ağırlık merkezinin hızla Asya’ya kaymasıdır. Kapitalist gelişmenin motoru artık Avrupa ya da Kuzey Amerika değil. Üretim, teknoloji ve ticaret ağlarının yeni merkezleri Batı’nın tarihsel üstünlüğünü aşındırıyor. Bu durum, emperyalist güçleri saldırgan ve savunmacı reflekslerin iç içe geçtiği bir stratejiye itiyor. Bu strateji, artık daha açık bir biçimde militarizm ve savaş histerisi olarak şekillenmektedir.
Militarizm bir “çıkış yolu” mu?
Merkez kapitalist ülkelerde son yıllarda hız kazanan silahlanma hamleleri, yalnızca askeri değil, ekonomik gerekçelerle de meşrulaştırılmak istenmektedir. Sermayenin ideologları ve devlet aygıtı, silah sanayisini “sanayisizleşmeye” karşı bir “panzehir”, durgunluk içindeki ekonomiler için yeni bir büyüme dinamiği diye sunmaktadır. Bu savaş propagandasına göre “savunma” harcamaları hem istihdam yaratacak hem teknolojik atılımların önünü açacaktır.
Oysa bu iddialar, yüzeysel propaganda söylemleri olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Öncelikle silahlanma yatırımları, kapitalist üretim açısından “ölü tüketim” niteliği taşır. Yani silah üretimi kâr getirebilir, ancak yeni üretim süreçlerinin girdisi hâline gelmez. Üretilen silahlar toplumsal ihtiyaçları karşılamaz, üretken döngüyü genişletmez, aksine toplumsal kaynakları yok edici bir alana hapseder. Yeni bir birikim sıçraması yaratmayan silah sanayi sivil sektörlerin daralmasını da hızlandırır.
Dahası, küresel silah pazarı birkaç emperyalist güç tarafından kontrol edilen bir alandır. Avrupa devletlerinin artan askerî harcamalarının önemli bir bölümü, “yerli” sanayiyi değil, uluslararası silah tekellerini beslemektedir. Bu durum, silahlanma bütçelerinin ulusal ekonomilerde kalıcı bir canlanma yaratmadığını, tersine, bir kaynak transferi işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Borç, kemer sıkma ve sınıf saldırısı
Silahlanma politikalarının bir diğer sonucu, borçlanmanın hızla artmasıdır. Askerî harcamalar üretken olmadığı için bu yük kaçınılmaz olarak emekçi sınıfların sırtına bindirilmektedir. Sosyal harcamalarda kesinti, ücretlerin baskılanması, emeklilik haklarının budanması ve kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi gibi saldırılarla silahlanma süreçlerinin at başı gitmesi, biraz da bundandır.
Bu tablo, büyüyen silah sanayilerinin emekçiler için “ekonomik bir fırsat” değil, onlara yönelmiş sınıfsal bir saldırı aracı olduğunu göstermektedir. Emekçilerden fedakârlık istenirken, askeri-sanayi komplekslerine aktarılan kaynaklar sermaye birikiminin dar bir kesimde yoğunlaşmasını sağlamaktadır. Böylece militarizm, yalnızca dış politikada değil, iç politikada da otoriterleşmenin maddi dayanaklarından biri haline gelmektedir.
İstihdam söylemi ve gerçekler
Silahlanma yanlısı söylemin en sık başvurduğu argümanlardan biri istihdamdır. Oysa askeri üretim, yüksek otomasyon ve ileri teknolojiye dayandığı için sınırlı sayıda istihdam yaratır. Buna karşılık sivil sanayide yaşanan çözülme, çok daha geniş çaplı iş kayıplarına yol açmaktadır. Sonuçta silah sanayisinde açılan sınırlı istihdam, kapatılan fabrikalar ve daralan sektörler karşısında anlamını yitirmektedir.
Öte yandan silah sektörünün kendine has teknolojik yapısı ve otomasyon süreçleri dikkate alındığında, askeri üretimin uzun vadede istihdam güvenliği sağlaması mümkün değildir. Silahlanma, işçi sınıfı açısından bir gelecek vaadi değil, belirsizliğin, güvencesizliğin ve yıkımın her açıdan derinleşmesidir.
Toplumsal rıza ve baskı
Militarist yönelimin kalıcılaşabilmesi için toplumsal rızanın üretilmesi gerekiyor. Bu nedenle emperyalist merkezlerde “korku yayma siyaseti” pervasızca uygulanmaktadır. Göç, savaş, güvenlik ve “dış tehdit” söylemleri, toplumun geniş kesimlerini hizaya sokmanın araçları hâline getirilmektedir. Şoven-ırkçılık körüklenirken, savaş karşıtı sesler kriminalize edilmektedir.
Sendikaların ve reformist siyasal yapıların bu sürece eklemlenmesi, emekçi sınıfların direniş kapasitesini zayıflatıyor. Militarizme karşı sınıfsal bir perspektif geliştirilemediği ölçüde, silahlanma politikaları normalleşmekte ve faşist eğilimler ve hareketler güç kazanmaktadır.
Sonuç olarak silahlanma, emperyalist sistemin yaşadığı tarihsel tıkanmanın bir çözümü değil, bu tıkanmayı daha da derinleştiren bir kriz yönetim biçimidir.
Ekonomik büyüme, toplumsal refah ya da istihdam vaatleri, militarizmin gerçek işlevini gizlemek için kullanılan ideolojik perdelerden ibarettir. Gerçekte silahlanma; sanayisizleşmeyi hızlandıran, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve otoriterleşmeyi kalıcılaştıran bir yıkım dinamiğidir.
Yeni bir yıla girerken, eski çıkmazlarıyla yoluna devam eden emperyalist sistemin başvurduğu savaş ve silahlanma politikaları, krizi çözmenin değil, onu daha da derinleştiren ve daha fazla yıkım üreten bir döngünün ifadesidir.
Emperyalizmin değişen dünya koşullarını zor yoluyla lehine çevirme çabası, insanlığı daha güvensiz, daha eşitsiz daha baskıcı bir geleceğe sürüklüyor.
Bu gidişatı durdurabilmek için militarizmi sınıfsal özüyle teşhir eden, savaş ekonomisine karşı duran, işçi ve emekçileri örgütlü mücadeleye kazanabilecek bir mücadele anlayışı gerekiyor.