ABD’nin Venezuela’ya saldırısı işgalcilik ve sömürgeciliktir

Tek tek ülkelerde sömürgeciliği püskürtmek için ise tıpkı Vietnam, Cezayir ve benzeri ülkelerde olduğu gibi, emperyalist işgalcilere karşı hakların kitlesel-militan direnişinin ürünü olabilir. Venezuela ve Latin Amerika’nın geleceğini bölge haklarının emperyalist saldırganlığa karşı direnişi ve uluslararası kamuoyunun bu direnişe göstereceği destek belirleyecektir.

  • Kızıl Bayrak yazıları
  • |
  • Dünya
  • |
  • 05 Ocak 2026
  • saat-icon
  • 08:00

Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya gerçekleştirdiği askeri saldırı “Haydutlukta yeni aşama” olarak uluslararası ilişkiler literatüründeki yerini aldı.

Egemen bir devletin topraklarına askeri güçle girilmesi, devlet başkanının eşiyle birlikte zorla alınıp ülke dışına götürülmesi ve bu emperyalist pervasızlığın “başarı” diye sunulması, artık “uluslararası hukukun” tamamen bir yama bırakılıp kaba zorbalığın belirleyici olduğu bir döneme girildiğinin yeni bir kantıdır. 

Venezuela örneği, bir ülkenin küstahça hedef alınmasından ibaret değildir. Latin Amerika hatta dünyanın tamamı için yapılan hegemonik bir güç gösterisidir. Bu saldırı, Trump’ın hedefleri için neleri göze alıp için hangi yollara başvurabileceği hakkında da bir fikir vermektedir. 

Haydutluğun esas hedefi enerji kaynaklarına el koymaktır

Venezuela, dünya petrol rezervleri zenginliği bakımından ilk sırada yer alıyor. Yanı sıra doğalgaz, altın ve nadir toprak elementleri açısından da stratejik bir konuma sahiptir. Bu özellikleriyle ülke, küresel enerji rekabetinin merkezinde yer alan alanlardan biridir. Trump yönetiminin Venezuela politikasını belirleyen temel unsur da bu enerji potansiyeline el koyma hevesidir.

Trump’ın “Venezuela petrolünü geri almak” gerektiğine dair açıklamaları ve ABD’li enerji şirketlerinin daha önce kamulaştırılan Venezuela kaynaklarına yaptığı göndermeler ve başta Exxon Mobil olmak üzere enerji tekellerinin Washington’da yürüttüğü yoğun lobi faaliyetleri, bu korsanlığın “ekonomik” arka planını yeterince ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda Venezuela’ya yönelik saldırı, “demokrasi”, “insan hakları” ya da “uyuşturucuya karşı mücadele” gibi söylemlerle meşruluk kazandırabilecek bir olay değildir. Saldırının Venezuela’nın enerji kaynaklarını yeniden ele geçirmeyi hedefleyen bir süredir hazırlıkları yapılan bir hamle olduğu hemen herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

İşgal senaryosu ve bölgesel tehdit

ABD Savaş Bakanı’nın “Venezuela’da tam ölçekli askerî harekât masada” yönündeki açıklaması, saldırının uzun süredir planlanan bir işgal senaryosu olduğunu göstermektedir. Sömürgeci kibrin yansıması olan bu tehdit, her türden “hukuksal” kaidenin pervasızca ihlali niteliğindedir.  ABD’nin askerî tehdit dilini artık gizleme gereği duymadığı uzun süredir gözlemlenen bir olgudur.

Venezuela’ya saldırının ardından sıranın Küba ve Kolombiya’ya geleceğin dillendirilmesi, Latin Amerika’nın bir bütün olarak ABD’nin hedefinde olduğunu göstermektedir. Venezuella’ya saldıran Washington’un gangster takımı, dünyaya da “bize karşı çıkanın sonu böyle olur” mesajı vermektedir.

Uluslararası tepkiler ve tepkisizlik

Küba, Venezuela’nın egemenliğinin ihlal edildiğini vurgulayarak saldırıyı açık bir işgal olarak tanımlamış ve Venezuella ile dayanışma çağrısında bulunmuştur. 

Kolombiya ilk tepki veren ülkelerden biri olarak saldırıyla, uluslararası hukuku çiğnediğini ve insan haklarına aykırı olduğunu dile getirerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni acil toplanmaya çağırdı. Bu iki tutum, Latin Amerika’da emperyalist saldırganlığa karşı direniş geleneğine dayanan tarihsel hafızanın halen canlı olduğunu göstermektedir. 

Küresel ölçekte en net tepkilerden biri Çin’den geldi. Pekin yönetimi, ABD’nin güç kullanımını “şok edici” olarak nitelendirdi, bu adımların Venezuela’nın egemenliğini, uluslararası hukuku ve bölgesel barışı tehdit ettiğini vurguladı. Rusya ve İran yönetimleri de Amerikan saldırganlığını net ifadelerle mahkûm etti.

Buna karşın Birleşmiş Milletler ve Batılı devletlerin büyük kısmı, saldırıya karşı bağlayıcı bir tutum almaktan kaçındı. Bazıları ise doğrudan bu pervasız saldırganlığı destekledi. Oysa BM Şartı’na göre bile bir devletin diğerine karşı kuvvet kullanımı istisnai ve sıkı koşullara bağlıdır. Venezuela örneğinde bu koşulların hiçbirinin mevcut olmadığı açıktır. Venezuella saldırısına karşı alınan ve alınmayan tutumlar uluslararası hukukun işleyen bir sistem olmaktan ziyade güç ilişkileri tarafından şekillendirilen esnek bir araç olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Sömürgecilik ve vesayet rejimi

Saldırının ardından Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” diye açıklama yapması, ülkenin doğrudan işgal edilerek ya da değişik araçlarla fiilen vesayet altına alınmak istendiğini gözler önüne seriyor. 

Doğrudan kolonyal bir yönetim yerine askeri güç, ekonomik denetim ve siyasal yeniden yapılandırma araçları kullanılarak işbirlikçi kukla rejimler işbaşına getirilmesi emperyalist sömürü ilişkilerin bir biçimidir. Literatürde genellikle “yeni sömürgecilik” olarak tanımlanan bu ilişki biçimi şimdi Venezuela’ya dayatılmaktadır. Venezuela örneği, emperyalizm çağında sömürgeciliğin aynı vahşet ve barbarlıkla sürdüğünü yeni bir kanıtıdır. 

Emperyalist kapitalist sistem sömürgeci emellerinden vaz geçemez. Sömürgeciliğin ortadan kaldırılabilmesi bu sistemin yıkılması ile mümkündür. Tek tek ülkelerde sömürgeciliği püskürtmek için ise tıpkı Vietnam, Cezayir ve benzeri ülkelerde olduğu gibi, emperyalist işgalcilere karşı hakların kitlesel-militan direnişinin ürünü olabilir. Venezuela ve Latin Amerika’nın geleceğini bölge haklarının emperyalist saldırganlığa karşı direnişi ve uluslararası kamuoyunun bu direnişe göstereceği destek belirleyecektir.