“Kürt sorunu, reform ve devrim” kitabının (H. Fırat, Eksen Yayıncılık, Ekim 2025) Sunuş metnidir…
Burada Kürt sorunu eksenli olarak kitap halinde sunulan metinler 2008-2015 yıllarına aittir. Bu zaman kesiti, “çözüm süreci” olarak isimlendirilen bir dönemi işaretliyor. Kitabı oluşturan metinler bir yandan kronolojik sıralama içinde bu sürecin genel bir tablosunu veriyor, öte yandan sürecin sorunlarına ilişkin olarak tarihsel, teorik ve politik bir bakış açısı sunuyor.
Çok büyük iddialarla gündeme getirilen ve aynı ölçüde temelsiz umutlara yol açan söz konusu sürecin “çözüm” doğrultusunda herhangi bir ilerleme bir yana, tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını biliyoruz. Bu arada Kürt halkı ve hareketine büyük bedellere mal olduğunu da. Sürecin kanlı finali binlerce Kürt gencinin katledilmesi, çok sayıda Kürt şehrinin yakılıp yıkılması oldu. Bunu legal Kürt hareketi mensuplarının kitlesel boyutlarda zindanlara doldurulması izledi. Kürt halkına yönelik baskı ve zulüm politikaları neredeyse on yıl boyunca seçme ve seçilme hakkından fiilen yoksun bırakmak düzeyine ulaşabildi.
2009 yılında resmi ağızlardan devletin “Kürt açılımı” olarak gündeme getirilen “çözüm” politikası gerçekte ABD kaynaklıydı. Bu sayededir ki işbirlikçi burjuvazinin hemen tüm kesimlerinin de desteğini aldı. Dinsel gericiliğin çatı partisi AKP bu politikaya hevesle sarıldı. Fakat hiç de sorunu çözmek için değil, yalnızca “eski Türkiye” ile iktidar mücadelesinde Kürt hareketini tarafsızlaştırmak, giderek yedeğine alabilmek için. Bunda büyük bir başarı da sağladı. Sözde çözüm süreci, Kürt hareketinin umduğu ve iddia ettiği gibi, “cumhuriyetin demokratikleşmesi”yle değil, fakat daha beter dinci-faşist bir diktatörlüğe evrilmesiyle sonuçlandı.
***
Bugünse gündemde yeni bir “süreç” var. Resmi tutum ve söylem bu kez “sorun”u kabul etmediği için artık “çözüm”den de söz etmiyor. Yalnızca “süreç” denilmesi buradan kaynaklanıyor. Saray sözcülerinin ifadesiyle, “terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci”.
2009’da ABD’nin özel özendirmesi ile gündeme getirilen süreç, görünüşe bakılırsa bu kez ABD-İsrail ikilisinin Kürt hareketi üzerindeki etkisini kırmak, hiç değilse sınırlamak amacına yönelik. Gerçekte ise olayların seyri dinci-faşist iktidarın Ortadoğu’da ve dolayısıyla Kürt sorununda ABD ile (dolayısıyla İsrail ile!) uyum peşinde olduğunu gösteriyor. İktidar ABD-İsrail ikilisinin Ortadoğu ve özellikle Suriye’deki beklentilerine karşılık verirse eğer, ki fazlasıyla veriyor, emperyalist-siyonist ikili de onun Kürt sorunundaki hassasiyetlerini gözeten bir tutum içinde olacaklar. Halen yeni sürecin en zayıf halkasını oluşturan Rojava sorununa ilişkin olarak izlenen politikalar bunun böyle olacağını gösteriyor.
Bu durumda geriye asıl olarak bu adımın içe dönük yönü kalıyor. İçteki gücü ve meşruiyeti gitgide zayıflayan dinci-faşist iktidar, bir kez daha Kürt hareketini yedeklemek ve zayıflığını böylece dengelemek hesabı içindedir. Bunda başarılı olursa ne ala, böylece iktidar konumunu güçlendirmiş ve karşılığında PKK eksenli Kürt hareketini kendi legalitesi içine almış olacaktır. Başarılı olamazsa eğer, bu kez tersinden bir çıkışla, Kürt hareketine yönelik yeni bir baskı, terör ve dizginsiz şovenizm dalgasına yönelecek, kitle desteğini bu yolla güçlendirmeye çalışacaktır. Bu kez 2015’teki başarısını tekrarlama şansından artık yoksun olsa bile.
***
Bugünle kıyaslandığında koşulların Kürt hareketi için birçok bakımdan kıyas kabul etmez ölçüde çok daha elverişli olduğu 2009 sonrası “çözüm süreci”nin iki temel yapısal handikabı vardı.
Bunlardan ilki, orta çağ artığı dinsel gericilik odağı AKP’nin yapısal demokrasi düşmanı karakteri idi. Demokrasi düşmanı bir siyasal odaktan demokrasinin geliştirilmesini, bunun bir parçası olarak Kürt sorununun kısmi de olsa bir çözümünü beklemek kendini aldatmaktı.
İkincisi ise İmralı teslimiyeti ile birlikte devrim yönelimini kategorik olarak terk etmiş olan PKK eksenli Kürt hareketinin buna rağmen Kürt sorununda devrimci dönemin istemleriyle hareket etmesi idi. Bu, devrimle elde edilebilir alanı anayasal uzlaşmayla elde etmek ham hayali demekti.
Bu iki yapısal sorun ya da açmaz orta yerdeyken, 2009 sürecinin nereye varabileceğini kestirmek fazlaca bir güçlük taşıyamazdı. Sürecin seyrine paralel olarak ortaya konulan değerlendirmelerden oluşan bu kitabın tüm içeriği buna tanıklık etmektedir.
Bugünkü sürecin muhatabı bir kez daha AKP iktidarıdır. Fakat hala demokrasi havarisi olarak geçinebildiği 2009 sonrası dönemden farklı olarak, keyfi ve kuralsız bir baskı ve terör rejiminin temsilcisi konumuyla. Bu sözünü ettiğimiz ilk handikabın üstelik artık en çıplak biçimiyle yerli yerinde durduğu anlamına gelmektedir.
İkinci handikabı oluşturan Kürt hareketinin konumu ve tutumunda ise köklü bir değişiklik söz konusudur. 2009-15 sürecinde devrim istemlerini anayasal uzlaşma ile elde etme hayalinin bugün yerini, “kültüralist” olanı da dahil Kürt sorununda her türden statü isteminin terki almıştır.
Bu dünkü sürecin önemli bir handikabının bugün aşılması gibi görünse de, yeni sürecin akıbetine etkisi, Kürt sorununun çözümü üzerinden değil fakat daha çok PKK eksenli Kürt hareketinin bugünkü rejimle ilişkisi üzerinden olacaktır. Süreç olumlu seyrederse eğer, Abdullah Öcalan’ın Kürt hareketine “devlet ve toplumla bütünleşme” çağrısı bir hedef olarak iyi kötü gerçekleşmiş olacak fakat Kürt sorunu tüm kapsamıyla çözülmeden kalacaktır.
Bu yargının ayrıntılara inen kapsamlı bir tarihsel ve teorik açıklaması ve gerekçelendirmesi elinizdeki kitapta yer almaktadır. 2009-15 dönemi değerlendirmelerinden oluşan kitabın güncelliği de buradan gelmektedir.
Ekim 2025
Kitabın arka kapağından:
“… Burada tutarsız olan devlet değil fakat tam da Kürt hareketidir. Devletin kendi hesapları var, bu hesaplar sınırı içerisinde belli tavizlerle hareketi ehlileştirmek, özellikle silahlı biçimiyle de onu tümden tasfiye etmek istiyor. Belli tavizlerle bunu yapmak arayışı içerisinde olmanın devlet yönünden bir mantığı var. Fakat Kürt hareketi olarak siz, devletle pazarlık masasında ancak devrimle elde edilebilir olanı elde edebileceğinize neye göre düşünüyorsunuz, nasıl oluyor da buna inanıyorsunuz? Siz ya çözümü pazarlık masasında aramaktan ya da devrimci döneminizden kalma istemlerden vazgeçmek durumundasınız. Bu ikisini birbiriyle bağdaştırmazsınız. Devrim, devrime dayalı çözüm terkedilmiş, ama devrimle elde edilebilir istemler yerli yerinde duruyor. Devrim bir yana bırakılmış, mesele bu düzenle uzlaşma temelinde ve anayasal bir çerçevede çözülecek sonucuna varılmış, buna dayalı bir çizgiye geçilmiş, ama devrim döneminden kalma hedefler korunuyor. Gerçek özgürlük ve tam eşitlik isteniyor. Ama ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik bir devrim programıdır, devrimin ulusal soruna ilişkin çözüm programıdır. Eğer bunları bu kapsamda elde etmek istiyorsanız, devrim yolunu tutunuz. Değilse, ne edip edip kurul düzenle pazarlık masasında bir sonuca mı varmak istiyorsunuz, bu durumda ancak pazarlık masasında verilebilecek olanlarla, bu düzen içinde ve anayasal yollarla elde edilebilir olanla yetinmek durumundasınız.
Kürt hareketi çok sınırlı bazı tavizlere razı olursa, tabii ki pazarlık masasından bir sonuç çıkabilir. Siz eğer Türk sermaye devletinin kimyasını, tarihsel karakterini (buna genetiğini de diyebilirsiniz) gözden kaçırmadan, onun size ancak sınırlı tavizler verebileceği gerçeğini göz önünde bulundurur ve bunlara da razı olursanız, pazarlık masasına oturarak da sonuç alabilirsiniz. Ama gerçek bir ulusal özgürlük ve siyasal planda tam eşitlik isterseniz, tamı tamına devrimin ulusal sorun programını ileri sürmüş olursunuz. Ama halen devrim sürecinde, hele de zaferin ertesinde değil, kurulu burjuva düzeniyle pazarlık masasındasınız ve anayasal çözüm peşindesiniz. Bunu unutursanız gerçeklikten koparsınız, büyük bir tutarsızlık sergilemiş olursunuz.”
(Stratejik zaaf içinde kısır döngü / 10 Eylül 2011)