Bir dizi teslimiyet ve bazı üst düzey liderlerin öldürülmesi, Hindistan’daki Maoist direnişçileri (Naksalitleri) yeniden gündeme taşıdı. Yılın başında İçişleri Bakanı Amit Shah, Mart 2026’ya kadar Hindistan’ı “Maoistlerden arındırma” hedefini açıklamış, kısa süre sonra da hükümet “Kagar Operasyonu”nu (“Kara Orman Operasyonu”) başlatmıştı. Bu operasyon kapsamında, iç güvenlikten sorumlu ana güç olan Merkez Yedek Polis Teşkilatı’ndan 10.000 ek personel görevlendirildi. Operasyon; İsrail yapımı insansız hava araçları gibi modern savaş teknolojilerinin kullanılması, yasadışı güç uygulamaları ve çoğunlukla kabile halklarının yaşadığı bölgelerde “Güvenlik Kampları” adı altında geniş çaplı askeri üsler kurulmasını içeriyor. Hindistan Komünist Partisi (Marksistler) bu süreci “kabile halklarına yönelik terör” olarak nitelendiriyor.
Ağır kayıplar
Haberlere göre, operasyonun başlamasından bu yana 470’ten fazla gerçek ya da “şüpheli” Maoist, resmi açıklamalara göre sözde meşru müdafaa sırasında öldürüldü. En kanlı olay ise Mayıs ayında Hindistan Komünist Partisi (Maoist) eski genel sekreteri Nambala Keshav Rao’nun 30 yoldaşıyla birlikte öldürülmesiydi. İçişleri Bakanı Shah, operasyonu “benzeri görülmemiş bir başarı” olarak duyurdu. Partiyi sarsan bir diğer büyük gelişme ise Ekim ayında Merkez Komitesi üyesi Mallojula Venugopal Rao’nun – Bhupati ya da Sonu olarak bilinen – teslim olmasıydı. Sonu, Maharashtra Eyalet Başbakanı Devendra Fadnavis’in önünde 60 parti kadrosuyla birlikte silah bıraktı. Buna karşılık, Merkez Komitesi birkaç gün sonra yayımladığı açıklamada Sonu ve diğerlerini “hain” ilan ederek “devrimci halkı onları cezalandırmaya” çağırdı.
Açıklamada, Sonu’nun en geç 2011’den beri – bölgesel Maoist hareketin gerilemeye başladığı dönemden itibaren – “siyasi zayıflık” gösterdiği ifade edildi. Aynı yıl yapılan bir bölgesel parti toplantısında Sonu’nun “bireycilik, kibir ve aşırı bürokratik tutum” nedeniyle eleştirildiği hatırlatıldı. Keshav Rao’nun öldürülmesinin ardından Sonu’nun “ölüm korkusuyla” silahlı mücadelenin geçici süre askıya alınmasını ve “uzun süren halk savaşı” çizgisinden uzaklaşılmasını savunmaya başladığı belirtildi. Bu bağlamda Sonu’nun dolaşıma soktuğu 22 sayfalık mektupta, Hindistan’daki silahlı mücadelenin neden kaçınılmaz biçimde başarısız olacağına dair üç temel argüman sıralanıyor. İlk olarak, mektup, partinin Hindistan’daki temel sınıf çelişkisinin feodalizmden kaynaklandığı ve mücadelenin merkezinin köyler olduğu yönündeki klasik değerlendirmesine karşı çıkıyor.
Çelişen çözümlemeler
Sonu’nun mektubuna göre, Hindistan’ın hızlı ekonomik dönüşümü nedeniyle bugün egemen güç, küresel sermayeyle ittifak içindeki bürokratik komprador burjuvazidir; dolayısıyla bu sınıf ile halk kitleleri arasındaki çelişki artık temel çelişkidir. Bu görüş, partinin 2021 tarihli “Hindistan’daki Üretim İlişkilerindeki Değişimler – Siyasal Programımız” başlıklı belgesine de dayanıyor. Söz konusu belgede, tarım ve orman bölgelerinin kapitalist ilişkiler tarafından derinden dönüştürüldüğü kabul edilmektedir. Sonu’ya göre bu koşullar altında kırsal gerilla stratejisi geçerliliğini yitirmiş, mücadele şehirlerdeki işçi sınıfı merkezlerine ve sanayi bölgelerine kaydırılmalıdır.
Mektupta ayrıca partinin artık “askeri yeteneklere sahip bir siyasi hareket değil, devrimci siyasi temellerini yitirmiş bir askeri aygıta dönüştüğü” öne sürülüyor. Oysa silahlı güç başlangıçta partiye bağlı, onu korumaya yönelik bir araç olarak kurulmuştu. Son olarak parti, mücadele için gerekli olan yasal ve barışçıl demokratik yöntemleri görmezden gelmekle eleştiriliyor.
Devlet terörüne direniş
Parti, Sonu’nun teslimiyetinin ardından yayımladığı karşı açıklamada bu argümanlara yanıt verdi. Toplumsal çelişkiler bağlamında, “ülkede toprak mülkiyeti kalıntı halde de olsa devam ettiği sürece, komprador tekelci burjuvazi ile halk kitleleri arasındaki çelişkinin baş çelişki olamayacağı” ifade edildi. Ayrıca Sonu’nun “tezine gerçekten inanmış olsaydı bunu parti içinde tartışacağı, teslim olmasının ise oportünist bir tercih olduğu” belirtildi. Parti, Sonu’nun yıllardır süren devlet saldırılarını ve Kagar Operasyonu’nun yıkıcı etkilerini görmezden geldiğini vurguladı. Son olarak, “birkaç parti liderinin teslimiyetiyle devrimci hareketin yenilgiye uğratılamayacağı” söylenerek halk mücadeleye devam etmeye çağrıldı.
Arka plan: Ormanın koruyucuları
Ekim ayındaki toplu teslimiyetlere yönelik en sert eleştirilerden biri, devlet baskısını bizzat yaşamış olan kabile aktivistlerinden geldi. Onların en bilinenlerinden Soni Sori, Maoist liderlerin teslimiyet kararını sert şekilde sorguladı ve Frontline dergisine verdiği röportajda, “Bu teslimiyet dağların ve ormanların talan edilmesini, yoksulların topraklarından edilmesini, kabile bölgelerinde maden şirketlerine yer açmak için kurulan askeri kampları durduracak mı?” diye sordu.
Sori, kısa süre önce öldürülen iki Maoist komutan için düzenlenen anma töreninde yaptığı konuşmada, teslimiyet politikasının “Maoistlerin çekildiği bölgelerin maden şirketleri tarafından ele geçirilmesine olanak sağlayacağından başka bir şey olmadığını” söyledi. Öldürülen gerillaların kabile halkı için suyu, ormanı ve toprağı (Jal, Jangal, Zameen) koruduğunu, kaynakları sömürmediklerini vurguladı. “Adivasiler yıllarca Hindistan Komünist Partisi (Maoist)’i destekleyip bedel ödemişken, nasıl teslim olup onları ortada bırakabilirsiniz?” diye soran Sori, hükümetin 2026 için koyduğu “maoistlerden arındırılmış Hindistan” hedefinin de gerçekçi olmadığını, çünkü kabile halkı öldürülmeye devam ettikçe bu hareketin sona ermeyeceğini söyledi.
Hindistan Anayasası, kabile bölgelerini hukuken koruma altına alıyor; bu halklara toprak hakkı ve kültürel kimliklerinin korunmasıyla birlikte özyönetim tanıyor. Buna rağmen kabile halkları, şirketlerin bu bölgelerdeki doğal kaynakları sömürme girişimleri nedeniyle yıllardır zorla yerinden edilmeye karşı mücadele ediyor. Bu kaynakların değeri 60–80 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.
Maoistlere karşı yürütülen savaş kapsamında kurulan 300’den fazla askeri kamp ve bu kamplarda konuşlandırılan 60.000’i aşkın asker de bu çerçevede değerlendirilmeli. Bu “güvenlik kampları”nın “entegre kalkınma merkezlerine” dönüştürülerek kalıcı yerleşimlere çevrilmesi, buralara hastane, okul ve diğer tesislerin yapılması planlanıyor. Tam da bu nedenle, Temmuz ayında 40’tan fazla sivil toplum örgütü tarafından yayımlanan bir bildiride anti-Maoist operasyonların “gerçek amacının şirketlerin sömürüsüne alan açmak” olduğu vurgulandı
Çeviri: Kızıl Bayrak
Junge Welt- Sumit Singh / 13.11.2025